Yüzyıl önce Ergani – Osmaniye’deki atalarımızın yaşamı. Şimdiki Ergani’nin 8 Km Kuzeyinde 1515 metre yükseklikteki makam dağı Kale üzerinde ve etrafında Osmaniye şehri vardı. Mintahar – Ninem ölmüş ve (C.U) sağ – (Y.Y) Sağ- (İ.N) ölmüş anlattıklarına göre gelirleri bağ, bahçe ve hayvancılık az bir bölümde çiftçilikle uğraşırmış. Oraya da Ense bahçeden çanak borularla suyu getirmişler. Bahçe suladı
kları zamanda su kesilirmiş. Çamaşırları ise eşek sırtında dere kenarlarına götürüp orda yıkarlarmış. Halkın çoğu geçimini Zülküfül Peygamber Türbesini ziyaret eden vatandaşlardan dilenerek geçimini yaparmış. Yediğimiz aş, bulgur pilavı, keşke, tarhana, mercimek çorbası, yoğurt çorbası, yağ olarak; tere yağı, kuyruk yağı ve iç yağı aydınlık için; mum veya çıra yakarlarmış. Kışlık erzakımızı yazın bahçemizde, bağımızda kuruttuğumuz sebze ve meyveyle ve bağ tatlıları; helva, pekmez, pestil. Sucukla pirinç pilavı hiç görmedik, çay şeker nedir bilmezdik hiç görmedik. Nane çayı kaynatır ilaç niyetine içerdik tabiî ki şekersiz. Şeker yok, sağlık elemanı yok iki ayda bir, bir doktor gelir iki üç gün kalır giderdi. Darıyı buğdaya karıştırır un yapardık. Un yapmak için değirmen olan köylere eşeklerle götürürdük. Bazen orda bir hafta sıra beklerdik. Yaşam çok zordu. Şimdi her şey bol ama huzur yok ama neye yarar bu Dünya huzuri mashar ise (İ.N.) anlattığına göre kıtlık olmuş millet aç, perişan bir at ölüsü gördüm. Dedim gece karanlık olsun bu leşten bir parça et keseyim götürüp yemek yapayım. Çocuklar aç, insanlar birbirini tanıdığı için utanıyor ve gece karanlığı bekliyor diyor gece gittim hiç kalmamış benden önce gidenler kesip götürmüş eli boş döndüm. O gün çocuklar aç kaldı. O zaman sobada yoktu kürsi vardı. Kürsi nedir? Bildiğiniz kahve kürsisi değil. Topraktan yapılmış mangala ateş doldurarak odanın bir köşesine koyarak üzerine de bir masa masanın üzerine de büyük bir yorgan kapatarak yarı bele kadar yorgan altına girerek ısınırdık. Diyor. Ermenilerle birlikte yaşardık onların mahallesi ve mezarlığı ayrı, Müslümanları ayrıydı. Birbirimize gider gelirdik iş ortaklığı bile yapardık, ama kız alıp vermezdik. Ermeni Ermeniyle, Müslüman Müslümanla evlenirdi. Komşulukları sağlamdı biz Müslümanlar ibadetimizi Camide yapardık, Zülküfül Peygambere ziyarete giderdik, Ermenilerde kiliseye Meryem Ana manastırına giderdi. Onların kesiminde su boldu, sanatta bizden ileridiler, kireç ve kumdan çok güzel taş binalar yaparlardı, çini tuğla, demir cam, altın hep Ermenilerin eseri. Semercilik, cıncık boncuk hep onların eseri. Müslümanlar onların yanında yevmiyeyle gündelik çalışırdı. Ermenilerde Müslümanlara usta olarak gündelikçi yevmiyeyle çalışırdı. Ancak Müslümanlar Ermenilerden öğrendiği sanatı kendilerine yapmazdılar. Gavur işidir diye yapmazdılar, yapanı da kınardılar yani eleştirirdiler. Gavur işi yapıyor haramdır derlerdi ve bundan dolayı da geri kalırlardı. Onun için Ermeniler bizden zengindi. Ergani’de bulunan manastır Meryem Ana Kilisesi Diyarbakır ve tüm ilçelerdeki kiliselerin başıydı, baş kilise burasıydı, hepsi buraya bağlıydı. Şehir ordan yüz yıl önce şimdiki Ergani’ye göç edince orada tarih diye bir şey kalmadı. Vatandaşlar ordaki yani Osmaniye’deki evlerini yıkarak taşlarını eşeklere şimdiki Ergani 8 Km Güneye taşıyarak burada evlerini yaptılar. Böylece orda eser kalmadı. Ermenilerde meşhur demirci bina ustası Demirci Haço diye bir usta varmış. Atalarımın anlattığına göre (Z.Ü.) ölü Ergani’de eski Hükümet Konağını ve Belediye sarayının yerinde merkez ilkokulu vardı bunları yıktılar. Bunları Demirci Haço yapmıştır. Tarihi eserleri kim yaparsa yapsın bize düşende onları korumaktır. Mustafa ÜZÜLMEZ